20 Ocak 2011 Perşembe

O bakış ki götürür beni yıllarca geri...

Fonda Nev söylüyor avazı çıktığı kadar bağırıyor "gelmez o günler dönmez o günler mazide kaldı hep"... Sadece insanlara özgü bireysel değil psikoloji, insan içinde bulunduğu topluma göre şekillendiriyor hayallerini, umutlarını, yaşamını... Sevgisini ona göre yaşıyor nefretini bile topluma göre gösteriyor.. Şarkılara bak Allah'ım "ben küskünüm feleğe düştüm bitmez çileye..." hep bir sitem hep bir umutsuzluk, mutsuzluk.. Toplum olarak ne kadar da seviyoruz şikayeti ne kadar seviyoruz hüznü.. Evet evet biz seviyoruz aslında acı çekmeyi. En ufak şeylere bile ne kadar çok şikayet ediyoruz. Nasılsın sorusuna bile "iyiyim Alhamdülillah" demek yerine "eh işte idare ediyoruz" oluyor çoğu zaman... İyi de be ey Ademoğlu Havva kızı elindeki nimetlere ne kadar şükretsen az iken bu kadar şikayet hakkın var mı? Bazen ürpererek dinliyorum konuşulanları her gencin derdi var her yaşlının da orta yaş sınıfını hiç hesaba katmıyorum bile.. Dertli olmak güzel, hatta lütuf belli ki ama bizim anlayışımızda bir sorun var bence.. Gençler anne-babadan şikayetçi, anne-baba evlattan bezmiş, yaşlılar vefasızlıktan yakınır olmuş. Hepsi de haklı karşıdan bakınca...

Şimdi asıl mesele şu; neden dertli insanlar bu kadar? Neden bu depresyondaki son bilmem kaç yıldaki artış.. Bence en büyük sebebi "algıdaki" farklılık.. Algı duyularımızdan elde ettiğimiz bilgileri yorumlayarak bir çıkarım elde edişimizdir. Neden yorumlamaya ihtiyacımız var peki.. Şöyle ele alalım mesela göz; gözdeki reseptörler beynimize tepetaklak bir resim yollar... Peki bu kadar kusursuz bir görüntüyü nasıl elde ediyoruz? Yoksa Dünya tepetaklak da biz mi bilmiyoruz...

Bir nokta daha var biz aynı şeyleri yaşayıp neden farklı hissediyoruz?.. Neden anne babayla edilen kavga cocuğu sinirlendirirken anne-babaya hüzün verir? Neden sevgiliden ayrılış birini üzerken diğerinin rahatlama sebebidir?.. Yoksa yaşanılan olaylar mı aynı değil.. Evet değil, aynı olsaydı olaylar bu kadar uçurum olur muydu hislerin arası iki taraflı... Hayır değil yaşanılanlar aynı değil! Ondan sebep ayrılışlar ne kadar acıtırsa bir tarafı o kadar rahatlatır diğerini.. Algı... Evet algı farklı dolayısıyla yaşanılanlar olaylar da farklı.. Belki de en önce hissediş farklı.. Bakmakla görmek bir değil ya yaşamakla hissetmek de apayrı.. Aynı olay farklı hisler ve neticede farklı algı.. Bu kadar farklılıkla o olay aynı kalır mı?..


Herşeyin başı budur diyemem insan çok ama çok derin bir varlık incelemeye anlamaya ömür yetmez..Ama şunu diyebilirim;

Bizler gördüğümüzü salt bir şekilde görmüyoruz görmek istediklerimize kılıf uydurup "budur" diyoruz... İşte "o bakış" herkesi farklı bir zamana farklı olaylara götürüyor..

18 Ocak 2011 Salı

Tam sevginin tanımını yapıyordum ki tutku çıkıp geliverdi...

Tam sevginin tanımını yapıyordum ki tutku çıkıp geliverdi...
Sevmek nedir sence dedi.. Şaşırdım halbuki soracağı soruların salt benle ilgili olmasını bekliyordum.. Öyle başlamıştı sohbet çünkü, ama öyle devam etmedi.. Bir iki sorudan sonra sevgi nedir sence dedi…
Sofradaki suya uzandığında ilk karşındakinin susamış olabileceği düşüncesiyle bardağı doldurup ona uzatmak..Ekmeyi ikiye böldüğünde büyük olan tarafı karşındakine vermek.. ve merhamet.. Hayatta en kötü diyebileceğin birşey bile olsa sevdiğinin yanında olacağını bilmek.. bilmem bunlar bence.. çok basit ama çok zor aynı zamanda..” deyiverdim. Çok düşünmedim hemencecik tanımladım sevgiyi meğer ne kadar da kolaymış kelimeleri bir araya getirmek.. İnsan bilmediği hakkında nasıl da atıp tutuyormuş meğer…
“İman etmek, gormedigin bi seye inanmaktir kelime manasiyla.. Sevgide oyledir, icini asla bilemedigin birine inanmak guvenmektir.. Kimseye acamadiklarini ona acmaktir. Anlamak degil hissetmektir sevgi. varligiyla bile mutlu olmaktir. Onu var ettigi icin Allah’a şükretmektir. bir gulumsemesi icin sen olmaktan cikmaktir kimi zaman. Bir damla gozyasinda bogulur gibi aci cekmektir. Sevgi ustune kuruludur bu dunya, yaratani sevmeyen kimseyi sevemeyecegi gibi gercek manada gerisinin adi baskadir.. “ dedi ve ekledi “Tutku nedir sence?”
“Korkaklıktır tutku.. Başkasında aradığını bulamayacak diye kendini demirlemektir en güvenilir dediğin limana..” dedim ve beklemeye koyuldum. Bu sefer dedim işte bu sefer güzel cevap verdin.. Evet tam manasıyla tutku korkaklık dedim neden tutulur ki bir insan bir diğerine? Tamam sevmek iyi hoş güzel de körükörüne tutulmak niye? Hem zarar vermez mi bu iki kişiye de…
Bilgisayarımın başında öylece bekledim cevap gelecek diye gelmedi cevap, tutkunun ne olduğunu söyleyemedi bir türlü.. belki benim tarifimi kabul ettiği için sustu, korkaklıktı belki yaptığı demek o da tutulmuştu belki de hiçbir anlam ifade etmeyen bir susuştu bu.. Ama derler ya susmak hep daha çok şeyi anlatır bilinçli yada bilinçsiz bilinmez ama “susarak anlattı tutkuyu”…

6 Ocak 2011 Perşembe

Şimdi size kaybolan yıllarınızı verseler...

Kaç senesi geçti hayatınızın? 23'ü mü devirdiniz ben gibi yoksa daha ilerisinde yada gerisinde misiniz... Neden sordum bilmiyorum ne fark eder ki? Yaşanmışlıklar yaşla mı ölçülür sanki.. Hayır ölçülmez peki neyle ölçülür yaşanmışlıklar? İnsan neden kendini 30unda gibi hisseder 70'ine merdiven dayamışken yada neden 50'sindeymiş gibi gelir daha 20'lik delikanlıyken? Yaşanmışlıkların yükünden,ağırlığından,hafifliğinden değil sizin ne kadar sağlam olduğunuzla alakalıdır bu rakamlar...

Peki ne kadarından hoşnutsunuz yaşadıklarınızın? Biliyorum hatalarınız elinizde olmayan sebeplerdendi, yanlış yollara siz kendiniz girmediniz hep başkaları itti. Bunlar genel gerçekler(bahaneler) bunları herkes ezberledi. Ben onu sormuyorum sorum ne kadarından memnunsunuz? Gittiğiniz okul, giydiğiniz ayakkabı,yemek yediğiniz köfteci yada lokantacı hangisinden şikayetçisiniz? Aa yoksa sevgilileriniz mi derdiniz, çocuklar mı çok üzüyor yoksa? Bu aralar herkes genç nesilden şikayetçi... Yoksa anne babanız mı anlamıyor sizi klasik söylemle mi yargılıyorsunuz onları da "Ben sizin deneyimiminize sahip değilim evet sizi anne baba olunca anlarım ama siz genç oldunuz siz de sevdiniz... Sevmediniz mi?"

İnsan anlatmayınca kendi kendine, göremiyormuş dertleri ne çok anlatılası şey varmış meğer... Peki tüm bunların içinde hayatınızın ne kadarından memnunsunuz? Bir gülümseme içinizi ısıtmaya yetmiyor mu, bir elma şekerine kanmıyormusunuz artık.. Tamam büyümüşsünüz ama yanlış şekilde katılaşarak,yaşadıklarınızın,deneyimlerinizin, acılarınızın ve mutluluklarınızın sizi büyütmesine izin vermeden büyümüşsünüz. Eğer onlar büyütseydi sizi bir gülümseyiş çok şey anlatırdı, eğer onlarla büyüseydiniz siz elma şekerinin tadı hala damağınızda kalırdı...

Bana sorarsanız şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler, gene aynı hataları yapardım,aynı yollardan yürür, aynı kızgınlıkları yaşar, aynı hayal kırıklıklarıyla olgunlaşırdım... Gene aynı şekilde büyür gene aynı şeylere ağlar ama belki daha çok şeye gülerdim... Uzun lafın kısası şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler ben yine aynı şekilde kaybeder ama daha çok elma şekeri yerdim...

Elma şekerinin tadının damağınızda kalması dileğiyle...

5 Ocak 2011 Çarşamba

Neden niye kime bu özlem?

Italya'ya gelirken sandım ki kaçıyorum sandım ki herşeyi geride bırakabileceğim. Hiç gitmediğim yerlere gidecek, birçok kişiyle tanışacak ve tüm bunlar bana unutturacak taa en derinlerdeki yaramı, acılarımı...
Unutturmadı... Hatta daha çok şey kattı üstüne en çok da özlem kattı. Ama çok şey de öğretti burda olmak bana büyüdüğümü hissettirdi, insana verilen değerin sınırlarını çizdi hayat burda önüme...

Özgürlüğü elinden alınmış bir çocuk gibiyim şimdi çırpınışlarım bundan. En özgür olduğunuzu sandığınız yerde hapiste olmak nasıl bir duygudur bilir misiniz? Anlatayım:

-oralarda dikkat et kendine
-tamam anne
-bak üşütme tamam mı.. hava nasıl soğuk mu kar var mı?
-yok kar galiba, soğuktur herhalde
-ne demek canım şimdi bu?
-ya tamam anne yok kar çıkmadım dışarı bilmiyorum işte
-camın da mı yok kızım bi bakar insan bir oksijen gitsin beynine diye bi pencere açar
-hmm evet haklısın yarın açarım ben o zaman bir pencere..
-bak dikkat et kendine annecim oralarda kimsenin verdiği şeyi içme
-anne artık Dünya o kadar masum değil artık o numaralara kimse kanmadığı için kullanılmıyor merak etme..
-ay sen beni öldürecek misin cevaplara bak Allah'ım...
-ya tamam anne şaka yapıyorum kızma hemen merak etme ben iyiyim burda...
-belli belli dört duvar arasına kapamışsın kendini.. Neyse hadi Allah rahatlık versin iyi geceler kızım..
-sana da anne...

Özgürlükten kastım her dilediğinizi doğru yanlış düşünmeden yapmak değil elbet ama dedim ya dört duvar arasında geçiriyorsanız koca bir günü, bir pencere açıp havanın nasıl olduğuna bakmak hatırınıza gelmiyorsa, hiç merak bile etmiyorsanız kar mı yağmış güneş mi varmış ve delicesine özlüyorsanız geldiğiniz yeri... İşte siz özgür değilsiniz, sadece özgür görünen bedenlerde tutsak kalmış bir ruh sizinkisi...

Bu aralar diyorlar ki çok geziyormuşum (:

Bu aralar diyorlar ki çok geziyormuşum (:
Haksız sayılmazlar ama hiç sormadılar neden geziyorum diye.. Herkes sıradaki ülkenin neresi olduğunu sordu, heey okumaya gittin diyenler oldu, fotoğraf bekleyenler, yediklerin içtiklerin senin olsun gördüklerini anlat diyenler ama neden geziyorsun arkadaşım demedi bir Allah’ın kulu… Eh insan oğlu böyledir asıl merak etmesi gerekeni sormaz, asıl görmesi gerekeni görmediği gibi.. Bazı insanlar da vardır ki sorulmamış sorulara cevap vermeye çalışırlar bundan sebep… Yanlış anlaşılmasın sorulmamış sorulara cevap vermek değil niyetim, üstüme vazife olmayan işlere girişmeyeceğim… Elif Şafak anlatmış çok güzel neden gezdiğimi hatta bütün insanların neden gezmesi gerektiğini; ben sadece paylaşmak istedim…
İnsan ki eşrefi mahlukattır, içindeki semavi özü keşfetmekle yükümlüdür. Çıkacaksın yollara, kendine  doğru git gidebildiğin kadar. Keşif boynumuzun borcudur. Kendimizi keşfetmek, aşkı keşfetmek, dünyayı keşfetmek, Ötekini keşfetmek… (…) Çakılı kalmamak sırf alışkanlıklardan ötürü demir attığın koylara.  Çıkmak oralardan, geçmek dalgakıranların beri tarafına, bilmediğin memleketlere varmak, tatmadığın yemekler yemek, sözlerini anlamadığın şarkılarla içlenmek, risk almak, dağılmak ve parçalanmak ve  hasret çekmek buram buram, gurbetin tadına bakmak ve kendini yabancının gözünden görmek,  şaşırmak yeniden, şaşırmak bir çocuk gibi dünyanın hallerine, çeşitliliğine, güzelliğine, acımasızlıklarına…  şaşırmak ölene kadar… şaşırma kabiliyetini hiç yitirmemek… budur son tahlilde Âdemoğullarına, Havvakızlarına kendilerini keşfettirten serüven…
Velhasılıkelam işte budur tek nedenim; kendimi keşifteyim…