31 Aralık 2011 Cumartesi

Sadece bana ait olsun dünüm...


Ne kadar uzun zaman olmuş elime kalem kağıt almayalı, içimdekileri kelimelere sığdırıp kendime doğru uzun bir yolculuk yapmayalı.

Dün tatil günümdü kendimi ve makinemi alıp düştüm sokaklara. Christmas-yeni yıl ilgi alanım değil ama rengarenk oyuncaklar, cıvıl cıvıl sokaklar insansız olsa bile iç açıcı. Dedim ya kendime ayırdım bu günü diye… Amaçsızca dolaşmak sokaklarda ve yapayalnız ama kendimle baş başa olmak ne büyük ikilem. Sadece kendimi düşündüm uzun zamandır ne kadar da ihmal etmişim meğer… Darılmış çıtkırıldım parçalarım ilgisizliğime… Gizli gizli ağlıyorlarmış birde! Mutlu etmek için sırf onları girdim bir bara –yanlış anlaşılmasın içkiyle hiiiç işim olmaz- kapıverdim son donutı, durmadan Dexter izlediğimden midir nedir canım çekivermişti de… Tam dedim ki affetmiştir beni “sıradaki” dedi çıtkırıldımım. 


Ellerimin üşüdüğünden değil ama günlerdir önünden geçerken bakakaldığım, rengine bayıldığım, kardeşimin muhtemelen renginden dolayı pek hoşlanmayacağı, soğuktan korumayacağına dair üstüne bahis oynayacağım eldivenleri alıverdim. Cebimdeki son paramı da harcamış olmanın verdiği huzurla fotoğrafçılık oynamaya başladım boş sokaklarda. Bildiğimden, anladığımdan değil. Hele ki profesyonel olduğumdan hiç değil. Öyle işte sadece sokakları, rengarenk oyuncakları sevdim diye öylesine… 











Hayatta her şeyi anlamlandırmaya çalışan, yalnız yemek yemeyi sevmeyen, bisiklet yalnız insanların oyuncağı, alıp başını çekip gidebilenlerin olmalı diye hiç bisikleti olmamış olan ben, sokaklarda dolaşmaktan insanların yeni yıl heyecanını izlemekten onca sesin içinde sessizliği dinlemekten çok zevk aldım dün… Bir sonraki adımımı düşünmeden yürüdüm sokaklarda. Plansız programsız anı yaşadım ilk defa.

Düşündüm de tüm bunlardan size ne… Haklı olabilirsiniz… Sadece bilin diye… Kim bilir belki yarın siz de alıp başınızı gitmek ister de cesaret edemezsiniz diye…

24 Ekim 2011 Pazartesi

Sadece "İnsan" olmayı başarabilsek bir kereliğine!

Cinsiyetsizim bugün... Saçımın, kaşımın, göz rengimin, ırkimin hiçbir önemi yok. Konuştuğum dilin de!... 

Deprem ; Yerküre içerisindeki kırık(fay) düzlemler üzerinde biriken biçim değiştirme enerjisinin aniden boşalması sonucunda meydana gelen yerdeğiştirme hareketinden kaynaklanan titreşimlerin dalgalar halinde yaylıması...    

Deprem keşke bizi de sarsabilseydi.. Kendimize getirseydi... Keşke kimse o çirkin yüzünü göstermeseydi.. "Allah'ın sopası yok" "Size müstehak" diyenler yeryüzünde hiç belirmeseydi... Keşke ben Kürtçe bilen psikoloğa ihtiyaç var dediğimde birileri çıkıp "ayrışmak için dilini öğrenmeyene hizmet edilmez" diye tepki vermeseydi... 

Keşke yardım konvoyları soyan soysuzlar belirmeseydi.. Türkiye bütün Dünya "Pray4Turkey" derken bu yüzünü göstermeseydi... 

Gerektiği yerde sükut etmeyi öğrenebilseydi insanoğlu... Deprem bunu bize keşke öğretebilseydi... 19 Ağustos 1999... Yer: Gölcük... Unutmadı kimse o karanlık geceyi.. Orda herkes eşitti... Kimse çıkıpta böyle laflar etmemişti... 12 senede ne değişti, niye değişti? Asıl böyle tepki verenler Van'ı TC'nin bir parçası olarak görmediklerinin farkında değil mi! 

Cinsiyetsiz olabilseydi insanoğlu bir kereliğine, saçının rengi kimliği önemini yitirebilseydi...
 
Ps: Çok negatif bir yazı olduğunun farkındayım... Sanki hiç yardım edilmiyormuş gibi... Vicdanı olan kimse kalmamış gibi... Sizden ricam öyle düşünmeyin... Onların "şakşakçılara" ihtiyacı olmadığı görüşündeyim...


20 Ekim 2011 Perşembe

Terör!

Dün sabah gözlerimi güzel bir güne açmayı hayal ederek kalktım. İlk yaptığım şey herzamanki gibi haberlere göz atmak oldu... 26 evlat, 26 can yitip gitmiş şehit olmuştu... Sonra sayı arttıkça arttı en son gördüğüm rakam 50'lere dayanmıştı...

Tabii ki sosyal paylaşım siteleri coştu... Twiter ve Facebook da 40 yıllık siyaset bilgisini konuşturanlar... %50'yi verenler naber diye basit atışmalar... Gene siyasi parti kavgasına dönüşüyor olay... Çok az derdimiz varmış, kavgamız yetmiyormuş gibi bir de herzamanki safsatalar ekleniyor... Kimsede çözüm önerisi yok.. Herkes barış istiyor biri de çıkıp "Hay ben sizin yapacağınız işe şunu yapmalısınız" demiyor, diyemiyor...

Kimisi Öcalan'ın asılmasında buluyor çözümü, kimisi haklarını verin Kürtlerin olay kapansın diyor... Hatta ve hatta anadoluyu onlara verin gitsin yeter ki kan akmasın diyenine de şahidim...

Elif Şafak çıkıyor beklemeliyiz, biraz sukünet diyor... Sayın Başbakan da aynı görüşte olacak ki "bekleyeceğiz" diyor... Herkes ayaklanıyor... Bekleyeceğizi; susup oturup görmezden geleceğiz sanıyor bu millet, artık kelimeler bile anlamını yitirmeye başlıyor... Atasını özlüyor bu millet, kahramana ihtiyaç duyuyor. Çünkü herkes kahramanlığın eski günlerdeki gibi olacağını zannediyor...

Şimdi soracaksınız bunca laftan sonra senin önerin var mı diye... Evet var siz çokbilmişler; "Hadi devrim yapıp hükümeti devirin sonra da çözün PKK sorununu! Razıyım!" (Beyza Aksu'nun iletsinden alıntıdır.)

28 Eylül 2011 Çarşamba

Hazırlanın Floransa'ya Gidiyoruz!... (:

Planlı biriyimdir aslında severim ne zaman ne yapacağımı bilmeyi. Ajanda kullanmasamda uzun zamandır aklımdadır yapılacak listem. Alıp başımı gitmem öyle plansız programsız. Gidilecek görülecek, yapılacaklar listem vardır her zaman oralarda bir yerlerde. Ama...

Konu Floransa'ya yolculuk olunca kalınacak yer de varsa... Sunum varmış, okulda olmam lazımmış demedim kalktım plansız programsız Floransa'ya... hemde 3. defa gittim.

Floransa'ya gider gitmez havasındaki asilliği soluyuverirsiniz. Arnavut kaldırımlarından sanat fışkırıverir bütün bünyenizle hissedersiniz... Gecesi ayrı bir büyüler insanı, gündüzü ayrı romantik...

Floransa Toskana bölgesinin başkentidir. Leonardo Da Vinci, Michelangelo ve Niccolo Machiavelli Dünyaca ünlü Floransa'da yetişmiş isimden sadece birkaçı... Bunlar her yerde bulabileceğiniz ansiklopedik bilgiler... Gelelim neler hissettirdiklerine...

Hadi gelin bir tura çıkalım Floransa'da sizinle...




Duamo'dan başlayalım...

Santa Maria Del Fiore diğer adıyla Duamo. İtalya'nın hangi büyük şehrine giderseniz gidin mutlaka bir Duamo meydanı ile karşılaşırsınız. Duamo oranın en büyük katedrali anlamına gelir. Kubbesi Bir mimari harika olarak lanse edilen Santa Maria Del Fiore 1296-1436 yılları arasında tamamlanmış ve Leonardo Da Vinci'nin "mahşer günü" adını verdiği harika sanat eseri ile süslenmiş. Dış mimarisinde görmüş olduğunuz "yeşil mermerler" ise Toskana bölgesine ait mimari özelliklerden. Bir de "güneş saatini" unutmamak lazım tabi güneşin yönüne göre ayarlanıyor ve ters yönde hareket ediyor bu saat. Onun dışında Katedral çok sade bir iç dizayna sahip... Eve girdiğinde sadece eş ve baba olabilmeyi başaran bütün ihtişamını dışarıda bırakmış bir devlet lideri gibi...



İşte Leonardo Da Vinci'nin "Mahşer Günü" adlı eseri...


Ve "güneş saati"...



Müzeler saymakla bitmez gezmeye zaman yetmez... Galleria Accademia Michelangelo'nun Dünyaca ünlü "David" heykelinin gerçeğinin bulunduğu müze.. Pazartesileri kapalı olduğu için hiçbir gidişimde gezmeye fırsatım olmayan yegane yer... Bu yüzden gelin biz "David" heykelinin bir kopyasının bulunduğu Michelangelo tepesine yolculuk edelim... David; bizim değimimizle Davud peygamberin 15 yaşındaki halinin görünümü. Dünya'daki en iyi iki heykel arasında yer alıyor ve heykel sanatının bir başyapıtı kabul ediliyor. Hz. Davut'un Golyat'a saldırmaya karar verdiği anı simgeliyor ve 5.17 metre yüksekliğinde. Hala etkilenmediyseniz figür neredeyse "mükemmel insan oranının" bir betimlemesi niteliğinde...


Not; Fotoğrafı çeken olmaktan nefret ettiğim anlardan biri 5.17 metrelik heykeli küçücük kareye sığdırmak sandığınız kadar koly olmadı (:



Gelin birde güneşin batışını Floransa'ya Michelangelo tepesinden bakarken şahit olalım... Size ne hissettirir bilemem ama benim için huzurun tablosu gibi bu görüntü... Saatlerce sıkılmadan durulabilecek sayılı yerlerden biri gibi, anne kucağı kadar huzur dolu... Saatler sevgilinin yanındaymış gibi koşarak ilerliyor buraya gittiğinizde.. Daha ben doyamamıştım ki diyerek ayrıldım her seferinde..


Gecenin karanlığını hiçe sayan aydınlatmasıyla nehre yansıyan Ponte Vecchio...


Gelin şimdi de yolculuğa Michelangelo, Galileo, Machiavelli, Foscolo, Gentile, Rossini ve Marconi gibi birçok ünlü ismin mezarına ev sahipliği yapan "Chiesa della Santa Croce" ile devam edelim...


Tabii ki en ihtişamlı mezar taşı Michelangelo'ya ait.. Her bir kadın ayrı bir özelliğini simgelemekte.. Sağdaki mimari yanına, ortadaki heykelcilikteki ustalığına ve soldaki resimdeki yeteneğine vurgu yapmak adına yapılmış...


Bunun yanı sıra kilise bir sanat harikası gibi.. Duvarlardaki resimler milyon dolarlarla alınamayacak tablolar adeta... İşte onlardan sadece bir tanesi...


Floransa tam bir sanat şehri demiş miydim?


Floransa'nın büyülü manzarasında sanat....


Onlar sadece sokak sanatçısı...


Uffizi Gallery girişindeki Leonardo Da Vinci imzalı kolon..








Aaaa Floransa dedik aşıkları unuttuk iyi mi! Onlar aşıklar tarafından aşklarının ölümsüzlüğünü vurgulamak için demirlere kilitlenip, anahtarları nehre atılan kilitler... Hadi buyrun bakalım...









Ve son olarak da BİZ!... Biz gerçekten çok eğlendik...


15 Ağustos 2011 Pazartesi

Ney idik Zurna olduk...

Yaşlıların yegane sitemi "nerde o eski günler"...
Gittikçe hak vermeye başladım şu günlerde nerde o eski sevdalar, nerde o eski Osmanlı tokatları... Evet yanlış okumadınız nerde o Osmanlı tokatları...

Eskiden herşey zordu sevmek de zordu, kavuşmak da... Sevgi emek isterdi. Erkek her önüne gelenle çıkmaz (!), bir kıza flört teklif etmek terletirdi insanı... Şimdi ise erkek her önüne gelene kolayca "gel benimle" der, kız ise "eyvahlar olsun bir çıktığım bile yok" düşüncesiyle değerlendiriverir (!) oldu gelen tüm teklifleri. Kazanılması gereken birşeydi mutluluk şimdilerdeki gibi önüne serilesi birşey olmadan önce. Bulaşık makinesinin taksidi vardı mesela, yuva kuracaklar onu öderlerdi. Evlenmek demek sorumluluk sahibi olmak demekti. Şimdiki gibi dayalı döşeli eve gelin gitmek değildi anlayacağınız. Alın teriyle kazanılmış parayla taksit taksit alınan bulaşık makinası bozulacak diye tasalanmak demekti yaşamak. Şimdi ise üst modellerin çıkmasıyla "bende ondan istiyorum Ayşe almış çok memnunmuş" oluvermiş yaşamın şifresi. Kıssadan hisse; eskiden elimizdekini kaybetmemek için tasalanmalarımız, şimdilerde elimizde olmayan için ağlamalarımıza dönüşüvermiş...

Gelelim Osmanlı tokatlarına... Eskiden zormuş dayak atmak fiske bile vurulmazmış kadına, çocuğa. Diller tatlıymış hep, cinnet geçirdi deyimi doğmamış o zamanlar daha... Yapılan hatalar yanlışlar birikince ders verilemezse tatlı dille, bir fiske (parmak ucuyla yapılan hafif vuruş) vuruluverirmiş önce o da kar etmezse meşhur Osmanlı tokadı yapıştırılıverirmiş müsadenizle. Sağlam tokatmış kendileri bir kere rastlaştın mı köşebaşında birdaha o sokaktan geçilmezmiş... Şimdilerde ise fiskenin yerini hastanelik eden dayaklar, Osmanlı tokadınınkini ise konuşan silahlar alıvermiş... "Dayak cennetten çıkmadır" olmuş ilkinin açıklaması. Kimsenin dili "cennetten çık(arıldı)tıysa demek ki iyi bişey değilmiş" demeye varmamış. İkincisinin açklaması kolay "cinnet geçirdi" doğuvermiş o zamanlar.

Eskiden meşakatliymiş huzura varan yollar kolay elde edilmezmiş alınanlar... Bayramda alınırmış yeni kıyafetler sezon sonu indirimler yokmuş herhalde o zamanlar. Eh tabi yılda bir kere alınınca yeni papuçlar giymesi başka zevk verirmiş, eskimesi bir başka acıtıverirmiş...

Sizin anlayacağınız eskiden Ney imiş yaşamak; üflemesi zor imiş, emek istermiş sonunda duyulan sesin huzuru da bir başka imiş... Şimdilerde Zurna olmuş yaşamak; üflemesi kolay imiş ama tek başına çıkan ses saatlerce oturup dinlenmezmiş...

13 Haziran 2011 Pazartesi

Gamzelerim var benim...

Tenhalarım var benim kimsenin bilmediği kuytularım.. 
derinlerde bir ben daha var kimseye anlatamadığım.. 
bazen haykırış olur suskunluğum, 
bağırır gibi susar susar gibi bağırır gözyaşlarım 
bazen anlam ararım herşeyde, 
herkesin gözlerindeki anlamı çözmeye, 
hiçkimsenin gitmediği billinmezlere gitmeye çalışırım.. 
bazen hıçkırıklarımda boğulurum, 
zehrim de olurlar nehrim de.. 
bazen anı yaşarım saniyeler yıl gibi, saliseler saatim olur 
hayata mutlu uyandığım günlerim de olur benim, 
kimseyi kırmadığım, gülümseyebildiğim... 
kırgınlıklarımın yanında değerini yitirseler de; 
gamzelerim de var benim gözyaşlarımın ince ince oyduğu, 
gülüşümün huzura doyurduğu...

8 Mayıs 2011 Pazar

Anneme...

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِي 
بسم الله الرحمن الرحيموَقَضَىٰ رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا ۚ إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُموْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَا أُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَرِيمًا
Bismillahirrahmanirrahim

Rabbin, O'ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: "Öf" bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle.(İsra Suresi,23)

Öyle bir sınav ki bu Kitabı açıp okumak serbest... Öyle bir imtihan ki bu Rasulün (s.a.v) buyruğu şu;"Cennet Anaların Ayakları Altında!". İsra Suresinin 23. ayetinde geçen bize emredilen "anne babaya iyilikle davranmak", beynimde yer eden ve hatta dilimden düşmeyen... 

Herkesin söylediği aynı Anne olmadan anlaşılmaz ne demek olduğu... Ve annemin dediği gibi Ondan başka kimsenin onun kadar hakkı olamaz üzerimde... 

Çocukluk döneminde yaramaz, gençlik döneminde asi, büyüyüp anne olduğunda can olur insan... Çocuklukta yapılan yaramazlıkların cezası tam kesilecekken, bir kucaklama karşılığında affedilir... Asilikte yapılan tüm hatalar annenin gözyaşlarıyla silinir... Ve anne olduğunda insan işte belki o zaman kadir kıymet bilir... 

En son babalar duyar, herşeyi anne bilir... Tüm kapılar kapansa anne mutlaka bir yol gösterir... Yapılan tüm hatalar bir gülümseyişle silinir...

Yüzü nurludur tüm annelerin, tenleri nergis kokar benim için... Hani anne olmak herkese nasib olmaz ya "Senin" kızın olmak da herkese nasib olmaz aslında... Saymayı, sevmeyi, merhameti bütün güzellikleri öğreten sensin ya hani, işte bu yüzden en çok da senin elin öpülesi...


Öğrettiğin herşey için sonsuz teşekkürler ANNEM...
Ve seni incittiğim her saniye için özür dilerim...


1 Mayıs 2011 Pazar

Uzun bir tatilden sonra halimin özeti (:

Evet Saygıdeğer Türkiye,

Bu bir saçmalama yazısıdır eh buna da müsadenizle kendi alanımda hakkım vardır..

Ders: tatil sonrası sınavlar başlıyor sendromu
Konu: fMRI fiziği
Metod: single-case study
Yer: İtalya/Rovereto
Ne işim var burda: hiçç geçiyordum uğradım...
Katılımcı: sadece ben
Sonuç: Burasını size bıraktım işte...
           Bunları yazdırdığına göre gerisini siz düşünün diye (:

19 Nisan 2011 Salı

Aşk Kenti İstanbul…

İstanbulu vazgeçilmez kılan nedir diye düşünür dururdum hep,
Neden Aşk şehridir, neden tam avrupa değildir, neden tam asya olamaz…
Şimdiye kadar gezdiğim bütün şehirlerin ayrı ruhları vardı, apayrı özellikleri ve güzellikleri ama yok..
İstanbul farklı hemde çok farklı…
Çok değil birkaç ay önce (31.10.2010 tarihinde, saat 1.55 uçağıyla) Milano- İstanbul seferi yaptım.
Bu sayede gecenin bir yarısı moda şehri Milanoyu bırakıp gün ağarmadan İstanbula iniş yapmış oldum.
Milanodan ayrılırken göğe yükselişimizde geride bıraktığım kent bende mayhoş, nahoş bir hissiyat bıraktı.
İstanbula iniş yaparken gördüğüm manzara ise göz kamaştırıcıydı…
****
Bir şehir düşünün ki ışıklı hali bir başka güzel…
Bir şehir düşünün ki gökyüzünden ona baktığınızda bile farkını hissettirsin…
Bir şehir düşünün ki her etnik yapıdan insanı barındırabilsin…
Bir şhir düşünün ki tüm Dünya ona sahip olmak istesin…
Bir şehir düşünün ki Asyayı Avrupayı bir araya getirsin…
Bir şehir düşünün ki Aşka anlam katsın…
Bir şehir düşünün ki sizi adeta hapsetsin…
****
İstanbulu ilk kazandığımda annemin tedirginliğini gözlerinden  okur gibiydim.
Sanki dönmek istemeyeceğimi biliyormuşcasına baktı bana…
Beni sanki sonsuz ayrılığa uğurlar gibi uğurladı…
İstanbul çocukluk aşkımdı benim; ama dedim yook yaşanacak yer değil sadece gezmeye gidilir merak etmeyin…
Sonra 5 yıl geçirdim İstanbulla…
Benim en tutkulu, en hırçın, en entirikalı sevdam oldu İstanbul…
Birçok şey kattı bana, önce çeşitliliği öğrendim İstanbulla…
Sonra paylaşmanın değerini…
Sonra bencilliği…
Evet önce paylaşmayı öğretti bana ama paylaşmayı öğretirken bencilliği göstermeyi de unutmadı…
Her ne öğrettiyse bana tam zıttını da gösterdi mutlaka…
Bebek, Etiler elit tabaka dedi bana,
Gittim gördüm gerçekten öyleymiş dedim “bu arabaları bu lüksü başka yerde görmedim”
Şeftali buldum kilosu 15 liraya…
Şaka değil, komik hiç değil ama alan var yalan da değil…
Dedim ki “vay be demek bunların da alıcısı var”
Sonra hemen inceliğini gösterip yüzümü Fenerbahçeye çevirdi İstanbul…
Bak dedi bunlar “Mülteciler”…
Baktım çocuklara…
Baktım ailelere,manavlara,sokaklara,fiyatlara…
Çocukların yüzünde korku vardı
Ailelerinkinde ise acı…
Manavlarda sebze meyve 1 lira ama kasalar boş buralarda…
Sonra dedim ki ” vay be demek bunları alamayanda varmış”
İşte o zaman İstanbulu sevdim…
İşte o zaman annemin yüzündeki uğurlama ifadesi netleşti…
Burası olmak istediğim yer dedim
Burada yaşayabilirm!
Belki nefsimi burada terbiye edebilirim!..
****

25 Mart 2011 Cuma

Ben mi? Burada mı? Ne mi yapıyorum?

Gelin Anlatayım ((: 



Professor Noboru Hidano, Tokyo Institute of Technology ... 
Dersin adı "Social Engineering"
Süre: Sadece "9" gün (:
Başlangıcında; 
-"Social Engineering" mi o da ne ben hiç hoşlanmam ki benim alanım hiç değil ki.. diyerek aldığım ders bitişiyle; 
-"Social Engineering" mi bu "9" gün ne çok şey katmış meğer dedirtti... 

Ben burada bilip bilmeden "yok canım bir kere bir derse gireyim sarmazsa almam dediğim derslere girip sadece 9 gün bile olsa çok şey öğrendiğimi fark ederek iyi ki ilk gün derse girmişim diyorum" ((:
Hmm derste mi ne mi öğrendim? Mutluluğun matematiksel tarifini :P ama önemli olan o değil harika bir Profesör'ü daha tanımış oldum...

Süper nazik Hayato-san Nihan-san olarak çağırılışımı hiç unutmayacağım ((:
NOT: ("san" Japonca'da  saygı belirtmek için kullanılıyor.Fakat biraz karışık bir durum anlamaya çalıştım ama pek başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim ((: Şöyle ki; aslında saygı belirtiyor ve formal bir kullanımı var fakat arkadaşlarınla konuşurken de kullanabileceğin de bir yapısı var.. Burayı size bırakıyorum işin içinden siz çıkın ((:)

Farklı kültürlerden oluşan sınıfımızın uluslararası düzenlediği yemekle son bulan bu süper zevkli dersten geriye hafızada kalanlar işte bunlar (:

Bu arada merak edenlere sınıfımdan birkaç iyi adam ve Noboru-san ((:
Arigatou-gozaimashita... 


P.S: Special thanks to Xela ((:

24 Mart 2011 Perşembe

"Pabucumun Parası"


Bir gün bir çocuğa rastladım sokakta; abla mendil almaz mısın dedi. Yok dedim saol çocuk… Abla nolur dedi koştu arkamdan… Kışın ortasında terlikleri vardı ayağında, küçücük bedeninde soğuktan morarmış elleriyle uzattı mendilleri… Onu oracıkta bırakıp evime, sıcacık yuvama döndüm. Sıcacık evimde kahvemi yudumlarken farkettim boğazımdaki düğümü. Bir türlü yutkunamadım, bir türlü uyuyamadım. Bir şeyler yapmak lazımdı ama ne? Birilerinin onların sesini duyması lazımdı ama kimin yada nasıl? Birilerinin aracı olması lazımdı…Düşündüm çok düşündüm ama bir yol bulamadım sonra herşey birbiri ardına sanki düşüncelerime cevap vermek ister gibi sıralandı önümde.. Önce Rıdvan Aldemir ile tanıştım onun vesilesiyle de İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Gençlik Meclisi ile… Hangi kolda görev almak istersin dediler neler var ki dedim.. Bana bir bir kolları ve yapılan işleri saydılar… Bir tanesi vardı ki gözlerimi parlattı…



 Dediler ki “ha bir de sokak çocukları komisyonu var” . 
Heyecanlandım birden “ee dedim onların görevleri ne” 
cevap burktu içimi:” henüz daha o kolda çalışmak isteyen yeteri kadar gönüllümüz yok. Zor iş emek ister, sabır ister metanet ister”… 
"Tamam dedim bende hepsi var en azından şimdilik"… 


Yaptığımız ilk toplantıyı hatırlıyorum:3 kişiyik… Sonra çığ gibi büyüdük.. Enleri oynadık, tek projeyle kalmadık birçok projeye imza attık… Yapmak istenenler güzeldi elbet ama bize yer lazımdı profesyonel bir ekip sonra yollarımız Hayat Vakfı ile kesişti. Adı üstünde hayatın nabzını tutacak hayata renksiz bakanlara renk olacaklardı belli...




Dün rüyamda gördüm hepsini bütün çocuklarımı ve bütün üyeleri... Tanıdık tanımadık hepsi ordaydı... Kocaman bir masa herşeyin eksiksiz hazırlandığı belli. Ben taa bir uçtayım diğer bütün üyeler bir uçta ama sanki birşey var uçlarda olmayan o kadar güzel bir ahenk var ki masada kalpler bir belli... 
Şimdi öyle bir proje var ki yapılan sanki "mendil almaz mısın abla" diyen çocuklara vefa.. Sanki; öğretmeni-öğrencisi, yaşlısı-genci, orta hallisi-çok zengini herkesin katkı sağlayabileceği cinsten... "Papucumun Parası" sadece 15tl ile bir çift ayakkabı yardımına imkan sağlayacak bu kampanya... Masanın taa diğer ucundaki ben; bu yola baş koymamda büyük rol oynayan o çıplak adımlar artık bir ayakkabı sahibi olsun diye yazıyorum şimdi... Evet işte size fırsat artık "ah yazıık" demekten fazlasını yapabilirsiniz... Hemde sadece 15tl'ye... 


Not: Güvenirliliği merak edenler ve yardımda bulunmak isteyenler n64426@hotmail.com adresinden bana ulaşabilirler...

8 Mart 2011 Salı

Kadın Olmak...

Kadın olmak zor zanaat.

Eğer bir kadınsanız, sizden en önce herkese karşı anlayışlı olmanız beklenir. Mesela annenize babanıza karşı çıkma şansınız erkek kardeşleriniz kadar yoktur, çünkü ayıptır günahtır yazıktır... 

Eğer bir kadınsanız çocuklarınızın hertürlü ihtiyacı yalnızca sizin ellerinizden öper babanın çok işi vardır, kafası binbir yerdedir, bir de onları düşünecek zaman yoktur.. Eh birde eve para getirdimi ondan rahatı yoktur sorumluluk tamamdır...

Eğer bir kadınsanız önce evinizi düşünmeniz gerekmektedir mesela... Çalışıyor olabilirsiniz ne ala ama bu sizi sofra hazırlama görevinizden alı koy(a)maz... Size çalışıyor olmanın kattığı tek şey, omuzlarınızdaki artı bir yük oluverir zamanla..

Eğer bir kadınsanız her daim modunuz yüksek olmalı mesela... Erkek nemelazım yorulabilir, işten eve yorgun gelebilir, morali bozulmuş, canı sıkkın olabilir ama sizin moraliniz daima yüksektir öyle olması beklenir... Lakin hoşnut olmadığınız bir konuyu dile getirdiğinizde "dırdırcı" sıfatını üzerinizde buluvermeniz an meselesidir... 

Eğer bir kadınsanız bu dünyada "anlaşılmaz" sıfatı yakıştırılır size anında... Erkekliğin en acımasız kaçış yollarından birine açılan kapıdır bu sıfat.. Erkek anlayamaz bir türlü ne istediğinizi... Siz derdini paylaşmak, yükünü hafifletmek istersiniz; o dert anlatmayı basit, küçülmüş, güçsüz insanların yaptığı bir eylem olarak algılamıştır hayatı boyunca oysa... 

Anlaşılmayan bir şey var doğru... Şems'in ağzından asırlar önce dökülmesine rağmen yıllarca görülemeyen öyle bir gerçek var ki ... Şems der ki;

Kadın; bilmeyene "nefs" Bilene "nefes"tir...

Tek bir "(e)rdem" kaymasıyla karıştırılır kadın olmak nefes kadar aziz olan kadın nefs'e köle ediliverir...

Nefsine alet edenlerle değil nefesi sayabileceklerle karşılaşmak ümidiyle... Dünya kadınlar gününüz kutlu olsun...



14 Şubat 2011 Pazartesi

Cennetten "Aşk" için kovulanların çocuklarıyız biz...

Öyle bir Dünya ki bu sadece "AŞK" üstüne kurulu...
Adem ile Havva cennetten AŞK için kovuldu, sevgililerin sevgilisinin AŞK'ı için Dünya var olundu...
Hata yapmaktan korkmamak düşmekten yılmamak için gelmişim, her düştüğümde kalkmak için avuçiçlerimin kapanmaması tek şartmış burda öğrendim. AŞK öyle birşeymiş ki tarifi yok izahı bulunmazmış, kimse bulamamış hiç görmedim... Tarif etmeye çalışmamışım zaten hiç, verdikleriyle yetinmiş, verebildiğimin en iyisini vermişim...
Gelişimin amacı varmış Dünya'ya AŞK'la öğrendim...
Bu yol O'nun yoluymuş yine O'ndan gelenle bildim...
O her şeyden sezilen Zâhir, hiçbir şeyle bilinmez Bâtındır!Gene O'ndan öğrendim... 
AŞK demişler susmuşum hiç çözülmemiş dilim, hiç savunamamışım sevdiğimi, hiç gösterememişim nedenini. AŞK denince susmalarım O'nun manasızlığından değil mananın derinliğindenmiş meğer... Kelimelerin kifayetsizliğindenmiş, O'nun adını hangi kelimeyle kullansam bilememektenmiş... Korkmaktanmış ölesiye; cümlelerde bile, O duymasa bile, O'nu hakkıyla savunamam da incinir diye...
Sevgili öyle birşeymiş ki O'nunla geçilen yollar tek yönlüymüş, açılan kapılar tek taraflı... O'na götürmeyen sevgi yok olmaya mahkum O'nun adının geçmediği sofra bereketsiz kalmaya mecburmuş... 
AŞK'tan sonra aynı kalınmazmış, düşünün ki bir yalanla yaşamışsınız yıllarca hakikati öğrenince aynı davranılır, aynı kalınır mı hiç!
AŞK işte yalın sade ama bir o kadar da derinmiş... AŞK işte herşey onu anlatır ama hiçbir resim ona yakışmazmış... AŞK işte küçük harfle yazılmaz büyük harfle söylenmezmiş...
Doğum günün kutlu olsun Ya RasulAllah(s.a.v)...
Sevgililer gününüz kutlu olsun beşeriden zahire ulaşabilmek ümidiyle...








   

20 Ocak 2011 Perşembe

O bakış ki götürür beni yıllarca geri...

Fonda Nev söylüyor avazı çıktığı kadar bağırıyor "gelmez o günler dönmez o günler mazide kaldı hep"... Sadece insanlara özgü bireysel değil psikoloji, insan içinde bulunduğu topluma göre şekillendiriyor hayallerini, umutlarını, yaşamını... Sevgisini ona göre yaşıyor nefretini bile topluma göre gösteriyor.. Şarkılara bak Allah'ım "ben küskünüm feleğe düştüm bitmez çileye..." hep bir sitem hep bir umutsuzluk, mutsuzluk.. Toplum olarak ne kadar da seviyoruz şikayeti ne kadar seviyoruz hüznü.. Evet evet biz seviyoruz aslında acı çekmeyi. En ufak şeylere bile ne kadar çok şikayet ediyoruz. Nasılsın sorusuna bile "iyiyim Alhamdülillah" demek yerine "eh işte idare ediyoruz" oluyor çoğu zaman... İyi de be ey Ademoğlu Havva kızı elindeki nimetlere ne kadar şükretsen az iken bu kadar şikayet hakkın var mı? Bazen ürpererek dinliyorum konuşulanları her gencin derdi var her yaşlının da orta yaş sınıfını hiç hesaba katmıyorum bile.. Dertli olmak güzel, hatta lütuf belli ki ama bizim anlayışımızda bir sorun var bence.. Gençler anne-babadan şikayetçi, anne-baba evlattan bezmiş, yaşlılar vefasızlıktan yakınır olmuş. Hepsi de haklı karşıdan bakınca...

Şimdi asıl mesele şu; neden dertli insanlar bu kadar? Neden bu depresyondaki son bilmem kaç yıldaki artış.. Bence en büyük sebebi "algıdaki" farklılık.. Algı duyularımızdan elde ettiğimiz bilgileri yorumlayarak bir çıkarım elde edişimizdir. Neden yorumlamaya ihtiyacımız var peki.. Şöyle ele alalım mesela göz; gözdeki reseptörler beynimize tepetaklak bir resim yollar... Peki bu kadar kusursuz bir görüntüyü nasıl elde ediyoruz? Yoksa Dünya tepetaklak da biz mi bilmiyoruz...

Bir nokta daha var biz aynı şeyleri yaşayıp neden farklı hissediyoruz?.. Neden anne babayla edilen kavga cocuğu sinirlendirirken anne-babaya hüzün verir? Neden sevgiliden ayrılış birini üzerken diğerinin rahatlama sebebidir?.. Yoksa yaşanılan olaylar mı aynı değil.. Evet değil, aynı olsaydı olaylar bu kadar uçurum olur muydu hislerin arası iki taraflı... Hayır değil yaşanılanlar aynı değil! Ondan sebep ayrılışlar ne kadar acıtırsa bir tarafı o kadar rahatlatır diğerini.. Algı... Evet algı farklı dolayısıyla yaşanılanlar olaylar da farklı.. Belki de en önce hissediş farklı.. Bakmakla görmek bir değil ya yaşamakla hissetmek de apayrı.. Aynı olay farklı hisler ve neticede farklı algı.. Bu kadar farklılıkla o olay aynı kalır mı?..


Herşeyin başı budur diyemem insan çok ama çok derin bir varlık incelemeye anlamaya ömür yetmez..Ama şunu diyebilirim;

Bizler gördüğümüzü salt bir şekilde görmüyoruz görmek istediklerimize kılıf uydurup "budur" diyoruz... İşte "o bakış" herkesi farklı bir zamana farklı olaylara götürüyor..

18 Ocak 2011 Salı

Tam sevginin tanımını yapıyordum ki tutku çıkıp geliverdi...

Tam sevginin tanımını yapıyordum ki tutku çıkıp geliverdi...
Sevmek nedir sence dedi.. Şaşırdım halbuki soracağı soruların salt benle ilgili olmasını bekliyordum.. Öyle başlamıştı sohbet çünkü, ama öyle devam etmedi.. Bir iki sorudan sonra sevgi nedir sence dedi…
Sofradaki suya uzandığında ilk karşındakinin susamış olabileceği düşüncesiyle bardağı doldurup ona uzatmak..Ekmeyi ikiye böldüğünde büyük olan tarafı karşındakine vermek.. ve merhamet.. Hayatta en kötü diyebileceğin birşey bile olsa sevdiğinin yanında olacağını bilmek.. bilmem bunlar bence.. çok basit ama çok zor aynı zamanda..” deyiverdim. Çok düşünmedim hemencecik tanımladım sevgiyi meğer ne kadar da kolaymış kelimeleri bir araya getirmek.. İnsan bilmediği hakkında nasıl da atıp tutuyormuş meğer…
“İman etmek, gormedigin bi seye inanmaktir kelime manasiyla.. Sevgide oyledir, icini asla bilemedigin birine inanmak guvenmektir.. Kimseye acamadiklarini ona acmaktir. Anlamak degil hissetmektir sevgi. varligiyla bile mutlu olmaktir. Onu var ettigi icin Allah’a şükretmektir. bir gulumsemesi icin sen olmaktan cikmaktir kimi zaman. Bir damla gozyasinda bogulur gibi aci cekmektir. Sevgi ustune kuruludur bu dunya, yaratani sevmeyen kimseyi sevemeyecegi gibi gercek manada gerisinin adi baskadir.. “ dedi ve ekledi “Tutku nedir sence?”
“Korkaklıktır tutku.. Başkasında aradığını bulamayacak diye kendini demirlemektir en güvenilir dediğin limana..” dedim ve beklemeye koyuldum. Bu sefer dedim işte bu sefer güzel cevap verdin.. Evet tam manasıyla tutku korkaklık dedim neden tutulur ki bir insan bir diğerine? Tamam sevmek iyi hoş güzel de körükörüne tutulmak niye? Hem zarar vermez mi bu iki kişiye de…
Bilgisayarımın başında öylece bekledim cevap gelecek diye gelmedi cevap, tutkunun ne olduğunu söyleyemedi bir türlü.. belki benim tarifimi kabul ettiği için sustu, korkaklıktı belki yaptığı demek o da tutulmuştu belki de hiçbir anlam ifade etmeyen bir susuştu bu.. Ama derler ya susmak hep daha çok şeyi anlatır bilinçli yada bilinçsiz bilinmez ama “susarak anlattı tutkuyu”…

6 Ocak 2011 Perşembe

Şimdi size kaybolan yıllarınızı verseler...

Kaç senesi geçti hayatınızın? 23'ü mü devirdiniz ben gibi yoksa daha ilerisinde yada gerisinde misiniz... Neden sordum bilmiyorum ne fark eder ki? Yaşanmışlıklar yaşla mı ölçülür sanki.. Hayır ölçülmez peki neyle ölçülür yaşanmışlıklar? İnsan neden kendini 30unda gibi hisseder 70'ine merdiven dayamışken yada neden 50'sindeymiş gibi gelir daha 20'lik delikanlıyken? Yaşanmışlıkların yükünden,ağırlığından,hafifliğinden değil sizin ne kadar sağlam olduğunuzla alakalıdır bu rakamlar...

Peki ne kadarından hoşnutsunuz yaşadıklarınızın? Biliyorum hatalarınız elinizde olmayan sebeplerdendi, yanlış yollara siz kendiniz girmediniz hep başkaları itti. Bunlar genel gerçekler(bahaneler) bunları herkes ezberledi. Ben onu sormuyorum sorum ne kadarından memnunsunuz? Gittiğiniz okul, giydiğiniz ayakkabı,yemek yediğiniz köfteci yada lokantacı hangisinden şikayetçisiniz? Aa yoksa sevgilileriniz mi derdiniz, çocuklar mı çok üzüyor yoksa? Bu aralar herkes genç nesilden şikayetçi... Yoksa anne babanız mı anlamıyor sizi klasik söylemle mi yargılıyorsunuz onları da "Ben sizin deneyimiminize sahip değilim evet sizi anne baba olunca anlarım ama siz genç oldunuz siz de sevdiniz... Sevmediniz mi?"

İnsan anlatmayınca kendi kendine, göremiyormuş dertleri ne çok anlatılası şey varmış meğer... Peki tüm bunların içinde hayatınızın ne kadarından memnunsunuz? Bir gülümseme içinizi ısıtmaya yetmiyor mu, bir elma şekerine kanmıyormusunuz artık.. Tamam büyümüşsünüz ama yanlış şekilde katılaşarak,yaşadıklarınızın,deneyimlerinizin, acılarınızın ve mutluluklarınızın sizi büyütmesine izin vermeden büyümüşsünüz. Eğer onlar büyütseydi sizi bir gülümseyiş çok şey anlatırdı, eğer onlarla büyüseydiniz siz elma şekerinin tadı hala damağınızda kalırdı...

Bana sorarsanız şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler, gene aynı hataları yapardım,aynı yollardan yürür, aynı kızgınlıkları yaşar, aynı hayal kırıklıklarıyla olgunlaşırdım... Gene aynı şekilde büyür gene aynı şeylere ağlar ama belki daha çok şeye gülerdim... Uzun lafın kısası şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler ben yine aynı şekilde kaybeder ama daha çok elma şekeri yerdim...

Elma şekerinin tadının damağınızda kalması dileğiyle...

5 Ocak 2011 Çarşamba

Neden niye kime bu özlem?

Italya'ya gelirken sandım ki kaçıyorum sandım ki herşeyi geride bırakabileceğim. Hiç gitmediğim yerlere gidecek, birçok kişiyle tanışacak ve tüm bunlar bana unutturacak taa en derinlerdeki yaramı, acılarımı...
Unutturmadı... Hatta daha çok şey kattı üstüne en çok da özlem kattı. Ama çok şey de öğretti burda olmak bana büyüdüğümü hissettirdi, insana verilen değerin sınırlarını çizdi hayat burda önüme...

Özgürlüğü elinden alınmış bir çocuk gibiyim şimdi çırpınışlarım bundan. En özgür olduğunuzu sandığınız yerde hapiste olmak nasıl bir duygudur bilir misiniz? Anlatayım:

-oralarda dikkat et kendine
-tamam anne
-bak üşütme tamam mı.. hava nasıl soğuk mu kar var mı?
-yok kar galiba, soğuktur herhalde
-ne demek canım şimdi bu?
-ya tamam anne yok kar çıkmadım dışarı bilmiyorum işte
-camın da mı yok kızım bi bakar insan bir oksijen gitsin beynine diye bi pencere açar
-hmm evet haklısın yarın açarım ben o zaman bir pencere..
-bak dikkat et kendine annecim oralarda kimsenin verdiği şeyi içme
-anne artık Dünya o kadar masum değil artık o numaralara kimse kanmadığı için kullanılmıyor merak etme..
-ay sen beni öldürecek misin cevaplara bak Allah'ım...
-ya tamam anne şaka yapıyorum kızma hemen merak etme ben iyiyim burda...
-belli belli dört duvar arasına kapamışsın kendini.. Neyse hadi Allah rahatlık versin iyi geceler kızım..
-sana da anne...

Özgürlükten kastım her dilediğinizi doğru yanlış düşünmeden yapmak değil elbet ama dedim ya dört duvar arasında geçiriyorsanız koca bir günü, bir pencere açıp havanın nasıl olduğuna bakmak hatırınıza gelmiyorsa, hiç merak bile etmiyorsanız kar mı yağmış güneş mi varmış ve delicesine özlüyorsanız geldiğiniz yeri... İşte siz özgür değilsiniz, sadece özgür görünen bedenlerde tutsak kalmış bir ruh sizinkisi...

Bu aralar diyorlar ki çok geziyormuşum (:

Bu aralar diyorlar ki çok geziyormuşum (:
Haksız sayılmazlar ama hiç sormadılar neden geziyorum diye.. Herkes sıradaki ülkenin neresi olduğunu sordu, heey okumaya gittin diyenler oldu, fotoğraf bekleyenler, yediklerin içtiklerin senin olsun gördüklerini anlat diyenler ama neden geziyorsun arkadaşım demedi bir Allah’ın kulu… Eh insan oğlu böyledir asıl merak etmesi gerekeni sormaz, asıl görmesi gerekeni görmediği gibi.. Bazı insanlar da vardır ki sorulmamış sorulara cevap vermeye çalışırlar bundan sebep… Yanlış anlaşılmasın sorulmamış sorulara cevap vermek değil niyetim, üstüme vazife olmayan işlere girişmeyeceğim… Elif Şafak anlatmış çok güzel neden gezdiğimi hatta bütün insanların neden gezmesi gerektiğini; ben sadece paylaşmak istedim…
İnsan ki eşrefi mahlukattır, içindeki semavi özü keşfetmekle yükümlüdür. Çıkacaksın yollara, kendine  doğru git gidebildiğin kadar. Keşif boynumuzun borcudur. Kendimizi keşfetmek, aşkı keşfetmek, dünyayı keşfetmek, Ötekini keşfetmek… (…) Çakılı kalmamak sırf alışkanlıklardan ötürü demir attığın koylara.  Çıkmak oralardan, geçmek dalgakıranların beri tarafına, bilmediğin memleketlere varmak, tatmadığın yemekler yemek, sözlerini anlamadığın şarkılarla içlenmek, risk almak, dağılmak ve parçalanmak ve  hasret çekmek buram buram, gurbetin tadına bakmak ve kendini yabancının gözünden görmek,  şaşırmak yeniden, şaşırmak bir çocuk gibi dünyanın hallerine, çeşitliliğine, güzelliğine, acımasızlıklarına…  şaşırmak ölene kadar… şaşırma kabiliyetini hiç yitirmemek… budur son tahlilde Âdemoğullarına, Havvakızlarına kendilerini keşfettirten serüven…
Velhasılıkelam işte budur tek nedenim; kendimi keşifteyim…